23 Ağustos 2013 Cuma

Alto Adige 10., 11., 12. Günler

Tatilin son kısmı Dolomitleri keşfetmekle gecti. Hem kasabalara uğradık yol üstünde, hem de önceki gunler yaptığımız gibi dagların arasındaki 2000-2500m arası geçişlere çıkıp indik devamlı. Haftalarca yapabilirim bu işi, manzara harika!

Dil olayı hala karışık gelmediyse, üçüncü bir dil daha eklendi: Ladin dili. Tabelalarda  üç dil birden yazıyor buralarda!!!

Ortisei

Passo Sella'ya çıkarken 

Passo Sella (2240m)

Passo Pordoi 

Renon

Rittenhorn

Eve dönüş vakti geldi, yolda Trento'ya uğradık:

Eğer tatilin ilk kısmında 5D'yle çektiğim fotografları makinanın çıldırmasi yüzünden  kaybetmediysem kapanış yazısında paylaşacağım. 



















21 Ağustos 2013 Çarşamba

Alto Adige 6., 7., 8., 9. Günler/ Ötzi'yle Tanışmamız


Martello'yu geride bırakıp Soprabolzano'ya geldik. Renon da deniyor buraya. Günler arabaya atlayıp sabahtan aksama kadar o vadi senin, bu zirve benim dolaşıp durmakla geçiyor. Yeme içme olayı muhteşem, her yer bal dök yala tertemiz, ayrıca herkesin tatil anlayışına göre birşeyler var. Mesela bütün gün karşında dağ manzarası hamakta mi yatmak istiyorsun, mümkün. Yok 3000m'lere tirmanicagim, hiking biking peşindeyim diyorsan o da var. Bizim gibi arabanın içinde yayılıp manzara seyrede seyrede sabahtan aksama kadar onlarca defa 1000m-2500m arası inip çıkmak mi istiyorsun, en güzeli!!! 

Vipiteno, çok şirin bir kasaba. Ama ben hep kötü hatırlayacağım, çünkü Canon 5D burada beni yarı yolda bıraktı ve gezinin devamında iPhone'a kaldım!

Jaufenpass (2094m)

Passo di Pennes (2211m)

Piramidi di Terra (bir çeşit peribacalari)

Nilüferler

Bressanone

Bruneck

Ve gelelim Ötzi'ye!
Kim bu Ötzi? 
Yıl 1991, Afrika'dan bir kum bulutu Alplere kumlu bir yağmur yağdırıyor, karların önemli bir kısmı eriyor, ve bir Alman turist çift Ötz vadisinde 3200m civarında yürüyüş yaparlarken bir ceset görüyorlar. O aksam kaldıkları yerin sahibine haber veriyorlar, ertesi gün cesedin çıkarılma çalısmalarına başlanıyor. Onceleri, yakın zamanda kaybolan bir dağcı, ya da 2. dünya savaşı'ndan kalma bir ceset olduğu düşünülüyor ve Avusturya jandarmasına haber veriliyor. Ceset buzlardan çıkarılırken cok da dikkat edilmiyor ve kısmen zarar veriliyor, su kaybı olmuş ama neredeyse hiç bozulmamış bir ceset soz konusu. İlk olarak Innsbruck'a gönderiliyor ve burada birkaç gun icinde en az 4000 yıllık bir mumya olduğu ortaya çıkıyor bu erkek bedeninin. Bundan sonrası çorap söküğü gibi geliyor. Kısa süre icinde mumyanin 4000 degil yaklaşık 5200 yasında olduğu anlaşılıyor. Mumyanin yaninda bulunan bronz eşyalar, mumyanin yasının ortaya çıkmasından sonra bronz çağının başlangıcını altüst ediliyor. Tam 1000 sene geriye kaydiriyor. Bu arada mumya Avusturya-İtalya sınırından birkaç metre ötede, İtalya tarafında bulunduğu icin İtalya'ya iade ediliyor. Adı Ötzi konuluyor. Neler neler çıkıyor ortaya, Bolzano'da arkeoloji Müzesi'nin 3 katı Ötzi'ye ait. Kendi ve bütün eşyaları bulunduğu günkü gibi korunuyor. Müzenin 1.katinda, 30cmx40cm'lik bir camdan Ötzi'nin yattığı odayı görebiliyorsunuz. Oda -20 derecede tutuluyor. Belli aralıklarla bir doktor içeriye giriyor ve bütün bedene distile su sıkıyor, böylece ince bir buz tabakası oluşuyor, ve bedeni koruyor. Ötzi bugün 15 kilo, ama cildi, ve cildinin altında belli bir doku aynen kalmış bozulmadan. Birçok ilginç özelliği var Ötzi'nin. Bunlardan biri vücudundaki dövmeleri. Bilinen en eski dövmeler bunlar, bu yüzden dövme merakı olan herkesin cok ilgisini çekiyormuş. Mesela Brad Pitt koluna Ötzi'nin dövmesini yaptırmış, bununla kalmamış Ötzi'nin dövmelerini de yaptırmış! 
Daha neler çıkmış ortaya yıllar icinde, artık DNA testleri yapilabildiginden, Ötzi'nin bedeninde de hiç bozulmamış kan hücreleri bulunduğundan, bütün DNA profilini çıkartmışlar Ötzi'nin. Sonuc: bu profilde insan yokmuş artık dünyada! CSI dizilerindeki gibi adamcagizin her tarafından ornek alıp neler bulmuşlar: son yemeği, 20 sene boyunca dış ağrilari çektiği, kalp hastaligina yakınlığı olduğu, neden öldüğü vs vs. Bana ilginç gelen baska birşey ayakkabıları ve kıyafetleri. O kadar kompleks ayakkabıları var ki, patentini almak istemiş bir şirket. O zamanlar da terziler ve ayakkabıcılar varmış anlaşılan. 
Ayrıca yine gunümüz teknolojisi kullanılarak Ötzi'nin yüzünü ortaya çıkartmışlar, DNA'sindan gözlerinin kahverengi olduğu ortaya çıkmış. Müzede karşıma cikiverdi:

Yaz yaz bitmez bu Ötzi'nin hikayesi, en iyisi Bolzano'ya gelin kendiniz görün!









16 Ağustos 2013 Cuma

Alto Adige 3., 4., 5. Günler

Gelmişken etraftaki küçük kasabaları gezmeden olmaz diye düşündük, ve 3. günü bu işe ayırdık, ama açıkcası vadedeki bu sehirler yaz aylarında cok sıcak ve nemli oluyor. 25C ama ben 35C hissettim!

Şirin yerler, gezmeden olmazmış gercekten:
Schlanders

Laas (burada mermeri nereye koyacaklarını bilemedikleri icin bütün kaldırımları da mermer yapmışlar, yer gök mermer!)
Braugarten Forst (meşhur Forst biraları burada üretiliyor)

Merano

Dün ve bugünü ise bulunduğumuz Martello vadisinde yürüyüşlere ayırdık, mis gibi hava, etraf yine süper fit insanlarla dolu, ama biz de fena degildik, 9 kilo Lara, 2 kilo fotograf makinesi, bilmem kaç kilo Lara'nin yeme içme ve her türlü ihtiyaclarının olduğu sırt çantasını iki kişi taşıdık, benim ayaklarım ayrıca Lara'dan yadigar ekstra 6 kilomu da taşıdılar. Dün bayağı ciddi yürüdük, bugün biraz yürüdük, biraz yedik (!), biraz da arabayla gezdik, fena olmadı. 

Cok yakınlarda bir baraj var, Gioveretto göletini oluşturmuş. Göletin basından sonuna kadar yürüdük, cok sempatik bir yol, bizim hızımızla 1,5 saatte bir ucundan öbür ucuna gidiliyor. Barajın üzerinde de yürüdük. (Gereği yok ama gitmisken...)
Baraj küçük, 63MW, Avrupa standardında bu 63 bin kişiye elektrik vermek demek. Pek de fena degil yani. 







Buranın çilekleri meşhurmus, icim dışım çilek oldu ama gercekten cok lezzetli!












13 Ağustos 2013 Salı

Alto Adige 2. Gün Passo dello Stelvio

Bugün insanlık için küçük, benim icin büyük bir olay gerçekleşti! 15 küsur sene önce İtalya'ya ilk geldigimde bisiklet sporunun burada delice sevildiğini fark etmiştim. Bir kere bile olsun bunun sebebini araştırmadım, ya da ilgi duymadım.  O kadar ki, yıllar önce Giro d'Italia'nın Milano ayağında tesadüfen sokağa cikmışım, bir kalabalık bir kalabalık, trafik kapalı falan, ne oluyor derken, Lens Armstrong önümden gecti! İnsanlar nerelerden geliyorlar bunu görebilmek icin, benim kapımın önünden geciyorlarmış, ise bak (o zamanlar Milano'da cok merkezi bir yerde oturuyordum). Herneyse, bugün ne olduguna gelelim, bu sporun neden bu kadar cok sevildiğini anladım, hatta heyecanlandim, soz vermeyeyim ama galiba önümüzdeki sene takip edeceğim Giro d'Italia'yı!
Ne mi oldu bugün? Ben meger fark etmeden Giro d'Italia'nın en önemli etabının yapıldığı Stelvio'ya cok yakın bir yerde otel bulmuşum! Kocam olmasa haberim olmayacaktı tabii ama geldiğimizden beri çıldırıyor Passo Stelvio'ya yakınlığımız yüzünden! Eh, bu durumda sabah çıktık yola. Yarim saat sonra etabin baslangic noktasina geldik, yaman bir tirmanismis bu, öyle anlatıyor kocam, bisiklet sporunun meraklıları buraya gelir kendilerine kronometre tutar ve yukarı çıkarlarmış. Bana cok normal geldi, mesela ben de bir  F1 meraklısı olarak Monte Carlo'dan her geçişimde illa ki parkuru bir geçerim arabayla, parkuru tipatip gitmek mümkün degil, yarışta trafiğin ters yönüne doğru sürülüyor çünkü bazı noktalarda, ama yine de zevkli oluyor. Bisiklet sporuna merakı olanların da buraya gelmeleri bana olağan geldi o yüzden. Yol bisikletli dolu, öyle ki, cok yavaş gitmek gerekiyor bazı noktalarda, ve hem çıkıyoruz hem hayranlık duymaya başlıyorum bu insanlara, nasıl yaman bir çıkış bu, ne fit insanlar bunlar, helal olsun. Böyle hem düşünüp hem manzara seyrederek çıkarken aniden yol acayip zorlaştı, ben inanamamaya başladım insan evladı pedalla nasıl çıkar buraları diye. Her viraj numarali, ve her virajda rakım yazıyor tabelalarda. 
Arkadaslar, tam 48 viraj çıktık ve 1800 metre yükselerek 2760m'ye geldik! Su sekilde:
Yol bisikletli, motorlu, spor arabali insan kaynıyor, ben ise hayran kalıyorum pedal kuvvetiyle buraya çıkanlara. Ortalama eğim %8, en zor yerlerde %11'mis!!! Bravo tek kelimeyle!!!

Yukarıdan manzara söyle (aslında 5D'yle çektiğim fotograflar cok guzel oldu ama onları eve dönünce gösterebileceğim size, şimdilik bunlarla idare ediverin):
Çıkış başlıyor

Zirveye ulaşmaya az kaldı 

Zirveden manzara 

Sosis bira molasından sonra (utandım valla, millet bisikletle çıkıyor, ben arabayla çıktım, bir de bira sosis yapıyorum yüzsüz yüzsüz!) dağın öbür tarafından (batısından) Bormio'ya gidelim dedik. Zirveden batı Alto Adige degil Lombardia. Bu iniş de cok güzeldi. 30'dan fazla viraj, harika manzara:

Bormio şirin, birşeyler içip yola devam ettik.

İndigimiz gibi çıkıp bu şefer de zirvenin kuzeyinden aşağı inelim dedik. Zirvenin hemen kuzeyi İsvicre. 
Bu yola girdiğimize cok pişman olduk aslında. İsvicrelilere yuh diyorum, yol cok tehlikeli. Bariyer yok, asfalt cok kötü, o ne, bir süre sonra asfalt da yok! Frenlerle ilgili bir sorunun olsa ölmeye mahkumsun! 
Halbuki zirvenin İtalya tarafı bal dok yala mis gibi asfalt ve hiçbir yerinde delik veya hasar olmayan bariyerlerle donatılmıştı! Bayılır avrupalılar İtalya'yı eleştirmeye, gelsinler baksınlar bakalım aynı dagın isvicre tarafı nasıl, İtalya tarafı nasıl! 
Kısa kaldık zaten, derhal bir sonraki sınırdan İtalya'ya geri girmeden önce Mustair'de durduk. Şirin, ama şart degil. 

Ve bugün de böylece bitti. 9 saat gezmişiz. Bebekli insana cok bile!!!






12 Ağustos 2013 Pazartesi

Alto Adige 1.Gün





Bu tatil her yaz yaptıklarımızdan farklı olacak çünkü arabanın arka koltuğunda Lara da var! Bu sefer arabaya çok zor sığdık, Lara'yla yaptığım seyahatlerde daha pratik olmayı öğrenmem lazım!

10 senedir dağlara gidelim gidelim diyoruz, bir türlü olmadı, kısmet Lara'yla beraber gezmekmis!

İlk hafta Martello'da kalıyoruz. Gasthof Premstl'da. Benim burayı başlıca tercih sebebim bu sefer apart otelde kalmak isteyişimdi, Lara'nin mamalarını rahatça pişirecek mutfak olması icin. Pazar akşamustu vardık otele. Manzara muhteşem, verdikleri apart daire geniş, modern, ve hatta muhteşem bir terası ve süper bir manzarası var. 

Hersey super ama neredeyse ac kalıyorduk dün aksam, otelin restoranından yararlanamadik, sadece odalarda kalan müşterilerine yemek verecek kapasiteleri varmış! İlk defa böyle birşey geliyor basımıza, üstelik hem Ağustos ayı hem pazar faktörü her yer kapalı. Neyse ki bir çeşit festival yapılan bir yerde salam, peynir ve Blauburgunder bulduk da gece super sonuclandi!

Bu sabah arabaya atladigimiz gibi Reschen, ya da İtalyanca adıyla Resia'ya gittik. Bu arada biz tamamen Almanca konuşulan bir yerdeyiz guzel İtalya'mizda, o yüzden bugün devrelerim karıştı azıcık. Lara'yla Türkce konus, babasının Lara'yla İtalyanca  konuşmasını dinle, kocayla İngilizce, restoranda surda burda Almanca konuşarak diyaloga başladıklarında tabii ki devreler karıştı ve biraz Almanca, biraz İngilizce, sonra İtalya'da oldugumu hatırlayıp İtalyancaya donen diyaloglar silsilesi yasadım gun boyu. Ama sevdim bu konsepti, Almanca olsa da herkesin ana dili, burada herkes İtalyanca biliyor tabii ki, Avrupa'nın cok yerinde var böyle durumlar, Fransa'da Almanca konuşulan bölgeler, İsviçre'de neredeyse adim bası değişen lisan, Belçika keza öyle, ama İtalya'da buralarda cok gezmemisim ki alismamisim demek ki!

Herneyse, bir suni göl var Reschen'den başlıyor, güneye iniyor.  Golü yaparlarken bir kiliseyi sular altında bırakmışlar, kulesi hala görünüyor. Turistler cok ilgi gösteriyor. 

Geldiğimizden beri Knödel yiyelim diyoruz, muradımıza erdik.

Sonra geze geze Martello'ya döndük. Yol üstünde kaleler, şirin köyler gezdik. 
 Burgeis (Burgusio)

Glurns (Glorenza)

Buralar tam bir hiking/biking cenneti! Ortalık turist kaynıyor. Hava ise cok yanıltıcı, bugün bir seri hata yaptım yarın yapmamalıyım. Mesela sabah 18 derece gibiydi ama buz gibi bir rüzgar vardı, öğleden sonra ise cok yakıcı bir güneş. Açıkta kalan her yerim istakoz gibi olmuş, şimdi otelde fark ediyorum. Yarın daha tecrübeli çıkacağım gezmeye. 
Belki İsvicre'ye geceriz yarın. 
Bakalım...




 


4 Ağustos 2013 Pazar

Lara'nin Özgürlük Parkı Maceraları

Temmuz'da Lara anneannesini, yeni doğan kuzeni Nil'i ve ailesinin geri kalanını ziyaret etti İstanbul'da. Günün en güzel saatleri sabah ve aksam Selamicesme Özgürlük Parkı'nda geçirdiği saatlerdi. 
Selamicesmeliler ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mi acaba böylesi cennet bir parkları olduğu icin, Avrupa'da böyle yerlere para ödenerek giriliyor. 
Lara hayatından çok memnundu da ben Lara ağladığı zamanlar etraftan gördüğüm muameleye bir türlü alışamadım. 5 aylık bir cocuğun ağlaması kadar doğal birşey olamaz, ama çay bahçesinde ağlama krizine girince bir gün, etrafımdaki masalarda oturan herkes bana ters ters baktı. Bakışlarıyla diyorlardı ki:'sustur çocuğunu sohbetimizi rezil ettin', ya da 'bak bak kadına bak cocuğunun kim bilir nesi var ama o burada çay iciyor'. Sonunda o kadar rahatsız oldum ki kalkmak zorunda kaldım, hatta dışarı yürürken yol üstündeki masalardan birinde oturan süslü bir teyze bana ters ters bakarak:'karnı mi ac cocuğun?' dedi. O anda çok şey söylemek geldi içimden ama tuttum kendimi. Tabii ya teyze, anneler zaten hep yapar bunu, cocuklarını açlıktan bas bas bağırtir, kendileri o esnada çay içip keyif yaparlar!!! 
Anne olduktan sonra onceden hiç dikkat etmediğim seylere dikkat eder oldum. Mesela ben parkta Lara'yi emzirmem gerektiği zamanlarda 35 derece sıcakta üstümü örtmeye çalısmadan Lara'yi doğallıkla emzirdim. Ama diğer annelerin bebek emzirirken sıkı sıkı örtündüklerini gördüm, anlaşılan örtünmeden cocuk emzirmek 'ayıp' kabul ediliyor, ben de böylece epey bir ayıp etmiş oldum!
Bir de cocuğu Lara'dan 3-5 ay büyük bile olsa, bazı anneler yanıma yanasip tavsiyelerde ya da yorumlarda bulundular. 'Cocugunuz sunun icin agliyordur', 'başı çok terlemis yalnız!', '5 aylık ha, küçük mü doğdu? Pek minicik de' (bu arada minicik dedikleri Lara grafikleri zorluyor ve doktoru ona diyet verdi aslında!) Biraz laf olsun torba dolsun diye söylenilen bu sözleri fazla umursamamak gerekiyor herhalde. 
İtalyanlara çok benzediğimiz söylenir ya, bu konularda pek benzemiyoruz açıkcası. Milano'da kimse beni durdurup cocuğumun basını elleyip 'çok terlemis' yorumunda bulunmadı! Lara ağlama krizine girdiğinde de nerede olursak olalım kimse dönüp ters ters bakmıyor ve 'cocuk ac mi?', 'niye ağlıyor?' gibi sorular sormuyorlar. 
Zaten genelde ben İtalyanlara benzediğimize hiç inanmıyorum ya, o da baska bir yazının konusu olsun...

Fotoğrafta Lara Özgürlük Parkı'nda, benim 'veranda' diye adlandırdığım yerde