17 Eylül 2011 Cumartesi

Italyan Ailem Istanbul'da



48 saat icinde -hatirlatigi kadariyla- hayatinda ilk defa ucaga, vapura, tramvaya, funikulere, otobuse,  taksiye ve faytona binen yedi yasindaki Italyan yegenim, seyahatimzin ucuncu gununde artik buyuk bir tecrubeyle vapurdan martilara simit atarken, Bogaz gezimizi bitiriyor ve Eminonu’ne yanasiyorduk. Karakoy iskelesine arka arkaya yanasmis turist gemilerini seyrederken  yegenime “Bak, burasi dayinla evlendigimiz yer, sen de vardin ama daha bir yasindaydin, hatirlayamazsin” diyerek Liman Lokantasi’ni gosterirken, yegenim turist gemilerinin her birinin icine Italya’daki kendi kasabasinin insanlarinin tamamini doldurabilecegini soyluyordu! Her ne kadar buyuk hesap kitaplar yapmak icin yasi daha kucuk olsa da, bes bin kisilik kendi kasabasiyla Istanbul’un nufusu arasinda cok buyuk bir fark oldugunu anlayabilecek kadar buyudu artik.
Buyukada'da fayton keyfi

Aslinda bugune kadar bana hic soru sormayan yegenimin ne buyuk bir  sorma ve ogrenme potansiyeli oldugunu bu gezi sirasinda kesfettim. Bir patlama yasadi denebilir!

Bogaz turu baslarken:
“Bogaz koprusu acilip kapaniyor mu?”
„Hayir“
„Nasil olur, buyuk gemiler nasil geciyor koprunun altindan?“
„Kopru yeterince yuksek“
„Mumkun degil, mutlaka altindan gecemeyecek kadar buyuk gemi vardir!“

Ben her Turkce konustuktan sonra:
„Simdi sen Turksun ya, peki butun Italyanca kelimeri biliyor musun?“
„Hayir, yabanci oldugum icin butun Italyanca kelimeleri bilmem imkansiz“
„Hmmmmm.!....“

Sultanahmet Camii
Sultanahmet Camii’ni gezdikten sonra:
„Dio (tanri) gokte mi? Her yerde mi?”
“Evet her yerde”
“Benim ruhum duz mu yuvarlak mi?”
„Ruhun sekli olmaz“
„Biliyorum, saka yapmistim!“

Ezan okunurken:
„Turkce mi bu sarki?“
„Hayir Arapca“
„Aaaaa, siz Arapca da mi anlayabiliyorsunuz?“
„Hayir anlayamiyoruz“
„Peki ne dedigini nasil anliyorsunuz?“
„Her zaman ayni seyi soyledigi icin ne dedigini biliyoruz“
“Neden Turkce soylemiyor?”
“......”
“Ne diyor?”
“Tanri birdir, dua etmeye gelin diyor”
“Tanrinin bir oldugunu herkes bilir, bunun sarkisini yapmaya ne gerek var!”

Bogaz havasi Alplerin havasina benzemez, carpar!
Fotografta  vapurun guvertesinde tam bir bucuk saat
boyle katlanmis olarak uyuyan yegenim goruluyor!
Bogaz turu sirasinda Rumelihisari’nin onunden gecerken:
“Bak bu hisari goruyor musun? Cok eski, tepenin ustunde ise benim okulum var, universiteyi burada okumustum”
“Ne yani, taaaaaa, oradan buraya mi geliyordun her gun (eliyle artik cok gerilerde kalmis Kadikoy tarafini gosteriyor ve yonu dogru gosterdigi icin beni bir hayli de sasirtiyor!)?”
“Evet”
“Ne kadar suruyordu?”
“Bir bucuk saat suruyordu sanirim”
“Okul kacta aciliyordu? (!)”
“Bazen sabah erkenden, bazen oglene dogru”
“Bazen oglene dogru? Iyi bari, haftanin hangi gunu oglene dogru aciliyordu?”
ve bir kere sardi mi bir konuya dakikalarca sorular bitmiyordu.!

Misir Carsisi girisi, kendi kadar
buyuk bir baligi incelerken!
Baska bir an:
„Simdi dayim da sen de muhendissiniz yani“
„Evet“
„Ayni ofiste calisiyorsunuz“
“Evet”
“Ayni isi yapiyorsunuz”
“Oyle de denebilir”
„Kim kimden kopya cekiyor o zaman? Dayim senden mi kopya cekiyor?“
!!!!!

Bogaz turunda Anadolu Feneri’nin onune geldigimiz anda eliyle Karadeniz tarafini gosteriyor ve gemilerin Bogazi gectikten sonra Karadeniz tarafina dogru devam ettiklerini soyluyor, ben hayret ediyorum bu oryantasyon kabiliyetine, sadece bir defa harita uzerinde gosterdik nerede oldugumuzu ve yonleri cok iyi algiladi. Simdiki cocuklar mi boyle, biz de mi boyle akilliydik kucukken acaba?

Henuz iki bucuk yasinda bile olmayan kucuk yegenim icin maalesef  bu seyahat ileride resimlerine bakacagi ama hicbirsey hatirlayamayacagi bir gezi olacak, keske biraz daha buyuk olsaydi da o da hatirlayabilseydi ileride martilara simit attigini, faytonla Buyukada‘yi gezerkenki sevinc cigliklarini, esek uzerinde poz verirkenki keyfini, avuc avuc pilav yiyisini ve Eminonu’nde guvercinleri kovalayisini!

Cocuklardan arta kalan zamanlarda Istanbul’da turist olmanin keyfini cikartmaya calistim. Ayasofya’yi iskeleler kaldirildiktan sonra ilk defa ziyaret edebildim ve nefesim kesildi, sanirim 200’den fazla fotograf cekmisim iceride. Dunyanin en guzel kiliselerini gezdim, Ayasofya kadar guzeli hicbir yerde yok. Her Istanbul’a gelisimde Sultanahmet’i gelip gezdigimi sanan Italyan kayinpederim ben bir turlu Ayasofya’dan cikamayinca „Hadi kizim, yeter artik cikalim, burasi senin hep geldigin yer“ dedi ve beni bir hayli guldurdu!




























4 Eylül 2011 Pazar

Tatil donusu...

Iskocya'dan doneli bir iki hafta oluyor. Ben dondum ama Italyanlarin tamaminin dondugu soylenemez tatilden. Agustos ayini seviyorum, basta iyi oluyor kalabaliklarin kendini sehir disina atmis olmasi, ama servis de azaliyor. Magazalar bir ay kapatabiliyorlar, araba yolda kalsa problem oluyor, kimsenin cani calismak istemiyor, calisan da talep edilen herseyi: "Dopo le ferie" yani tatil bittikten sonra diye bir kenara atiyor. Agustos sonuna dogru "Eylul gelse de islerimi halletsem" diyor insan aslinda.


Haliyle ise donen butun Italyanlar bronzlasmis oluyorlar. Bir de sanki bronzlasilmazsa tatilin geregi yerine getirilmemis sayiliyor. Her sene ayni soruyla karsilasiyorum ve butun Eylul ayi boyunca cevap vermek zorunda kaliyorum: Ben neden bronzlasmadim? Denize  girmedim mi yoksa? Hic olur mu denize gitmeden?... uzayip gidiyor bu muhabbet. Denize gitmeyi sevmedigimden degil, zaten gitsem de standard bir Italyan gibi bronzlasabilmemin imkani yok bu bembeyaz ciltle! Bu Agustos'ta da oncekilerden farkli birsey yapmadim, kendimi yollara attim ve Iskocya'yi bayagi bir gezdim. Gecen sene de Irlanda'yi ayni sekilde gezmistim. 11 gunde 1190 mil yapip 1100'den fazla fotograf cekmisim bu sefer. 


Ingiltere'ye ne zaman ayak bassam ana kara Avrupa'nin disinda oldugumu anliyorum hemen. Bu topraklarda yasayan insanlarin kibarligina, espri anlayislarina bayiliyorum. Kendi kendilerini elestirirken yaptiklari ince espriler Akdeniz kulturunden cok uzak. Her seferinde cok keyfile geziyorum. Bu sefer de oyle oldu, hem cok keyifle gezdim, hem eski dostlarla bulusma imkani buldum. Kisacasi cok guzeldi ama simdi bir ay boyunca deniz kenarinda yan gelip yatmis Italyanlara oranla cok yorgunum... peki, haksizlik etmeyeyim, Iskocya'da cok Italyan vardi tabii ama bir hafta kulturel tatil yaptilarsa iki hafta denize gitmislerdir muhakkak!!!


Iskocya'yi gezerken dusundum, her yerin bir kahramani var, o topraklari kahramanca kazanmis,  yoresinin insani icin olmus kahramanlar. Avrupa'nin neresine giderseniz gidin mutlaka yerel bir kahramanin hikayesiyle karsilasirsiniz. Peki niye Turkiye'de biz hatirlamak istememisiz kahramanlarimizi, her tarafa cirkin Atakurk heykelleri dikmisiz, zamanin en buyuk liderininin onemini  bu cirkin heykellerle indirgemisiz ustune ustluk. Topraklarimizda zamaninda canlarini odeyerek sahip cikanlarin hikayeleri nerede, heykelleri nerede? Isimleri hangi sokaklara, meydanlara verilmis? Hangi ders kitaplarinda okutuluyorlar? Kim hatirliyor onlari? Esas konudan ufak ufak uzaklastigimin farkindayim, bence Turk genclerinin cok ama cok gezip gormeye, kendilerini anlamak icin dunyayi anlamaya ihtiyaclari var. Butun Turk anne-babalarin ortaokul-lise cagindaki cocuklarini kisa donem de olsa yurt disina yollamalari gerektigini dusunuyorum. Belki boylece kaybettigimiz kendi degerlerimizi baskalarinin kendi degerlerine nasil sahip ciktiklarini ve koruduklarini goren genclerimiz yeniden bulurlar, keske bulsalar...


Iskocya'dan birkac fotografla basbasa birakiyorum sizi, buyrun: