12 Ocak 2011 Çarşamba

Ürdün


Amman dönüşü gri ve puslu Milano'dayim. 17 günlük tatil bitti. Dönüş uçağında 17 gün 17 hafta gibi geliyordu adeta. Sekiz gün Ürdün'ü önce kuzeyden güneye, sonra güneyden kuzeye gezdim. Yaklaşık 1500 km yol yaptım, 1000den fazla fotoğraf çektim, notlar tuttum, bir taraftan da bu geziyle alakası olmayan bir otobiyografi okudum, geziden bir gece önce başlayıp dönüş uçağına binmeden hemen önce bitirdim kitabı. Anlatacak bir hikayesi olan insanların yazdıklarını okumayı seviyorum seyahatlerimde, iki ayrı yolculuğa aynı anda çıkmışım gibi oluyor ve hem kitabın hakkını vererek okuyabiliyorum hem de tam anlamıyla bir beyinsel 'shut-off' yapmayı başarabiliyorum kendi hayatım ve rutinimle ilgili, işte dönüş yolunda haftalardır tatildeymişim gibi hissetmemin sırrı bu. Hatta bu sefer kendimi ödüllendirip Amman havaalanında uçağa binmeden önce Kraliçe Nur'un hatıralarını içeren kitabını satın aldım ve uçakta okumaya başladım. Ürdün hatıraları bu kadar taze iken en uygun zaman bu kitabı okumak için. Kitabı alırken kocaman bir reklam panosu gördüm, ingilize. Aynen aktarıyorum: "The world is a book. Those who don't travel read only one page of it." Ne kadar yerinde!"Ne var ki Ürdün'de? Niye gidiyorsun?" diye soran arkadaşlarıma aslında bu reklam panosunun sloganı cevap veriyor.


Bu geziye çıkmadan bir gün önce bugüne kadar bulunduğum sehirleri (hatirlayabildigim kadarıyla) listeledim. Atladığım bir yer yoksa- ki var olduğuna eminim- 221 şehir görmüşüm. Hiç biri için lüzumsuz diyemem, iş gezisi bile olmuş olsa muhakkak yeni birşey öğreniliyor, görülüyor ve yeni insanlarla tanışılıyor. Doğal olarak gittiğim her yere gidilmesi gerektiğini tavsiye edemem. Seyahat etmek zaman ve bütçe, bir de tercih meselesi tabii ki. Ancak "Ürdün'ü tavsiye eder misin?" derseniz cevabım kesinlikle "Evet"! Birkaç sebep:



1. Amman'ın kuzeyindeki Jerash bizim Efes'le kıyaslanabilecek düzeyde, hatta bazı kaynaklar 'İkinci Roma' olarak bahsediyorlar Jerash'dan. Açıkcası ben ne bulmam gerektiğini bilerek gittim bu antik siteye, dersimi çalışmıştım, ama fazlasını buldum diyebilirim.







2. Petra. Dünyanın yeni yedi harikasından biri. Beş sene önce Sarkozy-Carla Bruni ziyareti sırasında önemli bir tanıtım oldu dünyaya, bir eşi benzeri yok, sözler yeterli değil, gerçekten gidip görmek lazım. Kral Abdullah her sene Nobel ödülünü alanlara Petra'da yemek veriyormuş. Bizim cumhurbaşkanımız İngiliz kraliçesini havlu alışverişine götürüyor!!!



3. Ürdün Orta Doğu'da çok stratejik bir noktada. İsrail'le 400 km'den fazla sınırı var. Suriye, İrak, Mısır ve Suudi Arabistan diğer komşuları. Kocaman bir kargaşanın tam ortasında aslında. Gezi boyunca Ortadoğu'nun en stratejik noktalarına sadece birkaç kilometre uzakta olduğumuzu düşünmek çok ilginçti. Krallar Vadisi'ni geçtikten sonra (ki gördüğüm en guzel vadilerden biri) kendimizi bir anda Kudüs dahil olmak üzere kutsal toprakların karşısında buluverdik. Daha güneye, Aqaba'ya indiğimizde ise sagımız İsrail, solumuz Suudi Arabistan, önümüz Mısır oluverdi. Aynı Ege sahillerinden Yunan adalarına bakar gibi Kızıl Deniz kıyısından İsrail ve Mısır kıyılarına baktık.

4. Ölü Deniz yeryüzündeki en alçak nokta. Deniz seviyesinden 400m aşağıda. Rehberimiz Ölü Deniz suyunun özgül ağırlığının 1.2 olduğunu söylediğinde inanamadım, ama suya girince başka kaynaklardan kontrol etmeme gerek kalmadı. Yüzmek imkansız, çünkü suyun kaldırma gücü çok fazla, hatta fırlatma gücü var diyebilirim. Vücudu oturma pozisyonuna getirip ağırlık merkezini oynatmamaya çalışarak çok hafif kulaçlara ilerlemek gerekiyor suda. Denge kaybolursa hacıyatmaz misali geriye kayıp başı suya gömme ve tekrar oturma pozisyonuna gelme kaçınılmaz, ki bir facia çünkü o tuzlu su göze bir defa değerse yarım saat açılmıyor gözler, inanılmaz yanıyor! Ben gözlerimi ıslatmamayı başardım! Zaten birkaç saniyede öğreniliyor bu prensip ve sonrası çok eğlenceli. Dünyanın başka hiçbir yerinde yaşamamayacak bir tecrübe.


5. Çöl sevenler için Ürdün çölü müthiş bir doğal güzellik. Bu benim üçüncü çöl tecrübem oldu Mısır ve Tunus'tan sonra, çöl sevenlerin mutlaka gidip görmesi gerekir diye düşünüyorum.

Ürdün'lüler gördüğüm kadarıyla yardımsever ve kibarlar. En azından bir turist olarak benim karşılaştıklarım öyleydi. Dil problemi hiç çekmedik çünkü her yerde tabelalar hem Arapça hem İngilizce, çok insan İngilizce konuşuyor, haliyle İngilizlerin buradaki geçmisleriyle bağlantılı bu. Aynı Mısır ve Tunus'ta olduğu gibi burada da çok sayıda İtalyanca konuşan var. Turistlerin %90'ı İtalyan olunca bu kaçınılmaz oluyor demek ki. Bizim rehberimiz de dahil olmak üzere birçok Ürdün'lü İtalya'ya üniversite okumaya gidiyor ve Ürdün'e dönüşlerinde turizmle uğraşıyorlar. Amerikalı, İspanyol ve İngiliz turist de vardı ama çok az sayıda. Durum böyle olunca gezi boyunca kendimi İtalya'da gibi hissettiğim zamanlar oldu, nereye gitsek herkes çok iyi İtalyanca konuşuyordu. Ben bu kavrama yabancı değilim aslında, Avrupa'da da birçok ülkede İtalyanca konuşuyor turizmle uğraşanlar, otel resepsiyonları, turistik eşya satan dükkan sahipleri, turistik restoranlarda çalışan garsonlar... İtalyanlar tatil zamanları özellikle Avrupa ve Kuzey Afrika ülkelerine "aktıkları" için aslında normal sayılır. Aynı şeyi Türkçe için de yapabiliriz biz Türkler, tatillerimizde Londra-Paris-Milano-New York'un lüks alışveriş caddelerini arşınlayacağımıza ya da tam pansiyon tatil köylerini zengin edeceğimize biraz da kültürel ağırlıklı seyahatler yapmaya başlasak... Fena mı olur avrupalılar biraz Türkçe öğrenseler. Her zaman söylediğim birşeyi tekrar etmek istiyorum yeri gelmişken: bir kültürü tam anlamıyla anlamanın, analiz etmenin tek yolu onlarin dillerini öğrenmek. Orantıya vurulduğunda Türkçe bilen yabancı sayısı diğer dilleri bilenlere göre çok düşük, Türkçe bilen yabancıların Türkiye'yi ne kadar çok sevdiklerini ve tanıttıklarını biliyoruz. Batı dunyası zamanında Japonca öğreniyordu, şimdi Çince öğreniyorlar. Neden Türkçe de öğrenmesinler? Hatta Arapça bile revaçta. Milano'da o kadar çok Arapça kursu var ki inanılmaz. İlk defa geçenlerde bir Türkçe kursunun ilanını gördüm de çok mutlu oldum. Bazı şeylerin akışını değiştirmek elimizde. Türkiye batı dünyası için çok önemli, bunun farkında olup avantajlarımızı kullanmalıyız.
Bu parantezi şimdilik burada kapatıp geziye döneyim: gruba genellikle kuzey İtalya'dan katılım vardı. İtalyanların seyahat ettikleri zaman hiç sevmediğim bir huyları var: bahşiş bırakmıyorlar, İtalya'da bahşiş kavramı yok, bunu bir bahane olarak kullanıyorlar. Bazen bahşiş gercekten çok gerekli değil ama bazı ülkelerde bir "şart". Ürdün de bunlardan biri, ve bütün broşürlerde, bütün tanıtım kitaplarında ve hatta turizm acentasının dağıttığı dosyada yazmasına rağmen seyahat biterken rehberimiz için bahşiş vermeyi reddetti gruptaki birçok kişi. Rehberin İtalyanca'sı mukemmeldi, çok güzel servis verdi ve cebinden de ekstra ikramlar yaptı 50 kişilik gruba hafta boyunca. Bir miktar para toplandı ama bence yeterli değil ve çok ayıp. İtalyanların bu huyundan gerçekten nefret ediyorum, utandırıyorlar beni bu tip gezilerde. Akrep var ceplerinde!
Herkese bol seyahatli bir 2011 diliyor ve gezi sırasında çektiğim birkaç fotografla kapatıyorum yılın ilk yazısını.




Qasr Al-Harraneh

Petra-Manastir

Colde gun batimi

Olu Deniz

Kutsal topraklar...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder